|
Tweet |
HAYDARPAŞA GARI ve BEN
2012 yılının Eylül ayı ortalarında İstanbul’daydım. Akraba ve arkadaş ziyareti yapmak, en çok da İstanbul’un bende iz bırakan bazı yerlerini yeniden gezip görmek istiyordum. Bir haftalığına gitmiştim. Bu bir hafta, amaçlarımın hepsini gerçekleştirmeye yetmeyecekti tabii ama gezip görebildiğim güzellikleri kendim için kâr sayacaktım. Öyle de yaptım zaten.
Önce Üsküdar’a, ablamlara gittim. O gece rahat bir uyku çektim ve iyice dinlenmiş olarak uyandım. Kahvaltıdan sonra Kadıköy sahilinde, bir çay bahçesinde çocukluk arkadaşlarımızla buluşup hem özlem giderecek hem de eski günleri anacaktık. Ablama, “Yol yorgunluğumu üzerimden attım, gezmeye hazırım ama önce Haydarpaşa.” dedim. “Evden erken çıkmalıyız.” dedi.

Kadıköy’e gitmişken tarihi dokusu, büyülü havası ile hayranı olduğum Haydarpaşa Garı’nı ziyaret edecek olmakla kendimi şanslı görüyordum. Önce Haydarpaşa Köprüsü’ne çıkıp garın arka tarafını yakından görmek, orada çektiğim fotoğrafları arşivime eklemek istiyordum.
Öğle saatleriydi. Üsküdar’dan Kadıköy’e giden bir dolmuşa bindik. Haydarpaşa Köprüsü’nü geçip Kadıköy’ün hemen girişinde indik. Geri dönüp köprüye doğru yürüdük ve ortalarda bir yerde durduk. Burada, yürümek kadar ayakta durmak da cesaret istiyordu, çünkü hızla geçen taşıtlar inişli çıkışlı bir zemine sahip olan köprüyü şiddetle sarsıyor dolayısıyla bizi de yerimizde zıplatıyordu.
Yüzümüzü gara döndüğümüzde gördüğümüz geniş ve büyük alan, Anadolu’ya sefer yapan trenlerin kalkış ve varış noktasıydı. Mimari yapısı “U” şeklinde olan gar binasının düz tarafı denize, biri daha kısa olan diğer iki kolu ise arka tarafa yani bize doğru bakıyordu. Maltepe’de yaşadığım yıllarda Kadıköy’e her gelişimde otobüsün camından birkaç saniyeliğine görebildiğim bu manzarayı artık rahat rahat seyredebiliyordum.
İç içe geçmiş demir ağlar bu alandan çıkıp köprünün altından geçiyor ve yurdun dört bir yanına dağılıyordu.
Uzaktan birer şerit gibi görünen rayların etrafında konaklayan trenler, yük vagonları, lokomotifler boylu boyunca uzanmış, yılların verdiği yorgunluğu atmak için adeta uykuya çekilmişlerdi.
Ablama fotoğraf makinemi uzattım, sırtımı köprü korkuluklarına verdim. Rüzgâr öylesine hızlı esiyordu ki gözlerimi açıp objektife bakmam neredeyse imkânsız gibiydi ama ben her şeye rağmen anı ölümsüzleştirmeyi başardım. Fotoğraf karesinde artık “Haydarpaşa Garı ve ben” vardık. Yeri gelmişken garın isminin nerden geldiğini de söyleyeyim. Gar 1908 yılında Osmanlı padişahı 2. Abdulhamit tarafından yaptırılmış. III. Selim buraya kendi paşalarından olan Haydar Paşan’ın ismini vermiş.
Çekim işimiz ve gözlemlerimiz bittikten sonra köprünün kenarından dikkatli bir şekilde yürüyerek Kadıköy’e, dolmuş duraklarının bulunduğu yere vardık. Çayır Başı da denilen bu giriş, aynı zamanda Kadıköy sahilinin başlangıç yeriydi. Hemen sağ tarafa, Haydarpaşa garına giden yola girebilirdik fakat ben gar binasını, mimarisinin tüm görkemi ile önce sahilden seyretmek istiyordum.
Kadıköy sahili ve iskele meydanı her zamanki gibi civcivliydi. Bir kolyenin boncukları gibi arka arkaya dizilmiş mavi mavi, sarı sarı dolmuşlar, dolmuş ve otobüs duraklarındaki uzun kuyruklar, kıyıdaki çay bahçeleri, Çingene kadınların çiçek bahçesine çevirdiği duvar dipleri, oltalarına takılan balıkları içi su dolu kovalara sevinerek atanlar ve kalabalık insan seli “İşte İstanbul’dayım.” demem için iyi bir nedendi. Birçok arkadaşım şikâyet etse de ben bu kalabalığı hep sevmişimdir.
Attığım her adımda denizin üzerinden yayılan yosun kokusunu derin derin soludum. Kıyıdaki demir korkuluklara iyice yaklaştım. Gar binası tüm ihtişamıyla karşımdaydı. Daha önce defalarca görmeme rağmen sanki ilk kez görüyormuş gibi heyecan duyuyordum.
“Her taşı ayrı bir kıymete sahip, tarihe damgasını vurmuş bu emektar bina bu güne dek nelere tanıklık etti, kim bilir?” diye düşündüm. Dakikalarca seyrettim o muhteşem güzelliğin her taşını, her penceresini ve önünde salınan bembeyaz vapurları… 28 Kasım 2010’daki yangında aldığı yara ile rengi siyahlaşan kulelerine, ön çatısının boş kalan yerine bakarken yangının çıktığı günü anımsadım… Saat 15.30 sularıydı. Çatısından yükselen alevleri, boğazın üzerini kaplayan kapkara dumanları televizyon ekranından izlerken boğazım düğüm düğümdü. Göz yaşlarımı tutamıyordum, çünkü koca bir tarih yanıyordu. Yanan tutuşan sadece gar binasının çatısı değil, geçmişti… Gelecekti… Çoğumuzun hayalleri, ümitleri, anılarıydı… Âşıkların sevdası, Anadolu’ya asker uğurlayan anaların hasreti, Yeşilçam filmlerin vazgeçilmez mekânıydı.
O kızıl alevlerin üzerinden boğum boğum yükselip Ortaköy'e kadar ulaşan dumanların kalkmasını dualar ederek beklemiştim. Yangın bir saat sonra kontrol altına alınmış, iki buçuk saat sonra da söndürülmüştü.
Dördüncü katı tamamen, çatı katı kısmen yanmıştı. Karşılaştığı ilk yangın olmadığını söylüyordu haber spikeri.
Gar binası Birinci Dünya Savaşı sırasında, cephanelik olarak kullanılıyormuş. 1917’de deposundaki cephaneler bir sabotaj sonucu infilak etmiş, bina çok büyük hasar görmüş. 1979 yılı Kasım ayında ise boğazdan geçen petrol yüklü Independenta adlı yabancı tankerin başka bir yük gemisiyle çarpışması büyük bir yangına sebep olmuş. Yangının yarattığı yüksek ısı kendisinden 800 metre uzakta olan gar içindeki kurşun vitraylarının erimesine neden olmuş. Bu yangını ben de hatırlıyorum. Televizyonlarımızdan günlerce izlemiştik ama gar binasına bu şekilde bir hasar verdiğini hiç anımsamıyorum. Her iki yangında da gerekli onarımlar yapılmış.
“İyi ki yanıp kül olmadı bu eşsiz yapı.” dedim içimden, çünkü başka bir Haydarpaşa Garı yoktu. Olmayacaktı da.
Seyrine doyamıyordum ama bir an önce yanına gitmek istiyordum.
Kadıköy vapur iskelesine kadar yürüyüp geri döndük. Gar binası bu kez sol tarafımızda kalmıştı. Dolmuş duraklarının yanına kadar gidip Haydarpaşa Garına kıvrılan yola girdik.
Sahildeki gürültülü kalabalığın aksine, sessiz, ıssız ve sakindi etraf. Bir gariplik vardı adını koyamadığım. Ablam, “Hatırlarsın, eskiden trenden inenler ellerinde valizleriyle bu yoldan geçip giderlerdi. Taksiler vızır vızır işlerdi burada. Haberlerde izlemişsindir, yedi sekiz ay önce şehirlerarası seferler kaldırıldı. Banliyö seferlerine de sınırlama getirildi. Çok geçmez onlar da tamamen kaldırılır.” dedi.
Çok geçmemişti, 18 Haziran 2013 tarihinde yapılan son tren seferinden sonra da garın kapıları yolcu taşımacılığına tamamen kapatılmıştı. Gerekçesi Ankara-İstanbul arasındaki yüksek hızlı tren projesi ve Marmaray çalışmaları kapsamında rayların yenileneceğiydi.
Gara ulaşmak için attığımız her adım bizi tarihe, estetiğe, kültüre ve maziye daha çok yaklaştırıyordu. Her adımımızda gar binasının farklı ayrıntıları görünüyordu gözümüze. Beynime saniye saniye kaydettiğim görüntüleri objektifimle de ölümsüzleştiriyordum.
“Hoş Geldiniz” tabelâsına yaklaştıkça içime sevinç doluyordu. Tabelânın altında durup içimden, “Hoş Bulduk” dedim ve bir “Hoş Bulduk” fotoğrafı çektirdim.
Biraz ilerideki merdivenlerden çıkıp peronların bulunduğu avluya girdik. Burası da geldiğimiz yol kadar sessiz ve sakindi. Geçmiş yıllardan alışık olduğumuz manzara yoktu karşımızda. Her taraf ne kadar durgun, ne kadar da boştu!
Eskiden böyle miydi ya? Trenlerin etrafında koşturan yolcular, vagonlardan yorgun argın inenler, ellerinde valizleri ile peynir bidonlarıyla, bulgur çuvallarıyla bekleyenler, yolcularını uğurlayanlar, misafirlerini karşılayanlar mazide kalmıştı artık.
En üzücüsü de banliyö trenlerinin peronları çınlatan düdük seslerinin artık duyulmuyor olmasıydı.
Buraya trenle ilk gelişimi, büyük şehre gelmenin verdiği şaşkınlığı, İstanbul’da yaşadığım yedi yıl içinde zaman zaman yaptığım banliyö yolculuklarımı tekrar yaşıyordum. O günlerdeki sesler kulağımda, görüntüler ise gözümün önündeydi sanki.
Ablamın, “Şu treni görüyor musun, hemen yanına gidiyorum. Resmimi çekiver.” demesiyle kendime geldim. İki tren vardı… Hemen sağımızda, perondaydılar. Bomboş ve kimsesizdiler. Soğuktu etrafları. Çevrelerindeki rengârenk güller de olmasa sadece demir yığını olarak görüneceklerdi belki de.
Ablamın fotoğrafını çektim. Ardından yer değiştik. Birlikte fotoğraf çektirirken sarılamadım koca trene ama yalnız hissetmesin diye tek elimle destek verdim kapısına. Sonra garın ön tarafına, yolcu bekleme salonuna yöneldik.
Odalar sessiz, salon adeta yolcu bekliyordu. Belli ki onlar da özlem duyuyorlardı bir zamanlar duvarlarını çınlatan insan seslerine. Arada gelip geçen birkaç kişinin ve birkaç görevlinin dışında kimseler yoktu içeride. Sadece zamana tanıklık eden, duvardaki büyük saat ve biz vardık, bir de içinde bulunduğumuz mekâna anlam katan Atatürk ve arkadaşlarının resminin bulunduğu ışıklı pano.
Eşsiz desenleri ve canlı renkleriyle göz kamaştıran, tavanlarda, kemerlerde ve kolonlardaki vitray çalışmaları görülmeye değer güzellikteydi. Bu çalışmalar da olmasa acaba nasıl görünürdü burası.
Ön cepheye açılan kapıdan Haydarpaşa iskelesinin bulunduğu tarafa çıktık. Alabildiğine uzanan deniz karşımızdaydı artık. Avrupa yakası, boğazda sefer yapan vapurlar, Kadıköy sahili, martılar… İçimi tarifsiz bir huzur kaplamıştı. Ne güzeldi burada olmak!
En güzeli de merdivenlerden indiğimizde hemen önümüzde duran 23004 numaralı lokomotifti. Kırmızı aksesuarlarla süslenmiş o pırıl pırıl, simsiyah lokomotif, adeta siyah bir inci gibi duruyordu palmiye ağaçlarının arasında.
Daha sonra araştırmalarımdan öğrendim ki bu buharlı lokomotif 1850 İngiliz yapımıymış ve İzmir-Aydın demiryolu hattında çalışmış. 1950 yılında hizmetten çekilmiş,1980 yılından beri burada sergilenmekteymiş.

Salondaki ışıklı panodan bir tane de lokomotifin arkasında vardı. Panonun önünde ve arkasında Atatürkün Haydarpaşa garında çektirdiği toplu fotoğraflardan bulu nuyordu. Fotoğrafların altında “Atatürk Haydarpaşa’da, 6 Ağustos, 1929” yazıyordu.
“İyi ki geldik, kim bilir daha ne zaman burada bulunma şansını yakalayabileceğim.” dedim ablama. Siyah inci adını verdiğim bu lokomotifle aynı fotoğraf karesine girmek de benim için büyük bir mutluluk olmuştu.
Etrafıma bakındım da, bu tarihi güzellikle mutlu olan sadece ben değilmişim meğer. Dünya evine girmeye hazırlanan bir çiftin de gelin arabasından inip biriktirdikleri anılarına ekledikleri yer, bu tarihi güzellikti. Gelin hanım fotoğraf makinesine poz verirken o an tarihe not düştüğünün farkında değildi büyük bir ihtimalle.
Deniz kıyısındaki banklara oturup biraz soluklandık. Yüzümüze vuran hafif esinti, ayaklarımızın dibinde dolaşan deniz kuşları, önümüzden gelip geçen vapurlar… Hiç kalkasım yoktu yerimden. Ablamın: “Biliyorum, burada akşama kadar kalmak istiyorsun ama arkadaşlarımızı da bekletmeyelim. Yavaş yavaş gidelim artık.” gibi duymayı istemediğim ama onayladığım sözleriyle yerimden kalktım. Fotoğraflarını mutlaka arşivime almayı istediğim bir yer kalmıştı, o da sağ tarafımızda bulunan, yüz yıllık tarihi Haydarpaşa Vapur İskelesiydi.
Garın önünde durup sağ tarafınıza baktığınızda ahşap, sekizgen bir bilet gişesi görürsünüz. İşte burası Haydarpaşa vapur iskelesinin arka tarafıdır.
Yapıldığı ilk yıllarda küçük bir yermiş, daha sonraları ihtiyaca cevap veremeyince yıkılıp yerine daha büyüğü yani bugünkü iskele inşa edilmiş. Duvarları Kütahya çinileri ile kaplı olan iskele binasının mimarları ise Vedat Tek ve Kütahyalı çini ustası Mehmet Emin Usta imiş.
Renkleri iç açıcı bu mavi çiniler, desenleriyle binaya ayrı bir ruh katıyordu. Tarihin kokusunu burada duymanız mümkündür desem yanılmış olmam.
İskele binası üç ayrı salondan oluşuyordu. Ortada yüksek, yanlarda ise daha alçak iki bina vardı. Üç bölmeli olsa da bunlar birbirine bitişik olarak yapılmıştı ve iç taraflardaki kapılarla birbirlerine, yan taraflardaki kapılarla da dışarıya açılıyorlardı. Etrafı sakindi. Henüz vapur gelmemişti. Dışarıdan her bölmesini rahat rahat fotoğraflayabildiğime seviniyordum.
Haydarpaşa iskelesinden Karaköy’e ve Eminönü’ne seferler yapılıyor. Bir gün gelip buradan vapura binmeyi ve Eminönü’ne gitmeyi aklıma koymuştum.
Zamanımız daralmıştı. İstemeyerek de olsa, gezimize noktayı koyduk.
Altından “Hoş bulduk.” diyerek geçtiğim tabelâ artık bana “Güle güle.” diyordu. Arkamıza baka baka, geldiğimiz yoldan geriye yürürken “Sırada Kızkulesi var.” diye hatırlatmada bulundum ablama.
NUR ERSEN
09.05.2016

Harika bir anlatım. Kendimi adeta orada sandım. Emeğinize sağlık.